28 Eylül 2018 Cuma

DÜYUN-U UMUMİYE VE MCKINSEY


düyunu umumiye ile ilgili görsel sonucu

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Yeni Ekonomi Programı (YEP) kapsamında kurulması öngörülen Maliyet ve Dönüşüm Ofisi için ABD merkezli danışmanlık şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdiklerini açıkladı. Bu açıklamanın ardından, McKinsey'nin Düyun-u Umumiye gibi çalışacağı yorumları yapıldı. McKinsey ile Düyun-u Umumiye'nin karşılaştırmasına geçmeden önce Düyun-u Umumiye'yi kısaca anlatalım.

Osmanlı Devleti ilk kez 1854 yılında Kırım Savaşı'nın finansmanını sağlamak amacıyla İngiltere ve Fransa'dan borç almıştı. Ayrıca, Galata Bankerleri'nden de devlet tahvili karşılığında iç borç alınmıştı.

Kırım Savaşı'nın ardından da Osmanlı Devleti'nin ekonomisi düzelmemiş; savaşların getirdiği ağır yükün de etkisiyle devletin dış borç stoğu giderek artmıştı. Ekonomide yaşanan kriz nedeniyle 1875'ten itibaren dış borç ödemeleri durdurulmuştu.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlı Devleti yenildi ve savaşın ardından imzalanan Berlin Barış Antlaşması'na, Osmanlı'dan alacaklı olan devletlerin baskısıyla dış borçların ödenmesi konusunun müzakere edilmesi maddesi eklendi.

İlerleyen yıllarda yapılan görüşmeler sonunda 1881 yılında II. Abdülhamit'in çıkardığı Muharrem Kararnamesi ile Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi kuruldu. Yönetimde İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya'dan birer temsilci bulunmaktaydı. Osmanlı Devleti'nden, birisi Hazineyi temsil etmek üzere iki kişi bulunsa da bu kişilerin idarede önemli yetkileri yoktu. Düyun-u Umumiye İdaresi:

1. Osmanlı Devleti'nin iç ve dış borçlarının  idaresini devralacak,
2. Devletin tuz tekeli ve tütün tekeli gelirlerini toplayacak,
3. Damga vergisi, içkiden, ipekten alınan vergiler gibi birçok vergiyi tahsil edecekti.

Kısacası, Osmanlı Devleti'nin hemen hemen bütün gelirlerinin idaresi Düyun-u Umumiye'ye geçmişti. Düyun-u Umumiye İdaresi 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile kapatıldı. Türkiye'nin Osmanlı Devleti'ne ait dış borçları ödemesi 1956 yılına dek sürdü.

Şimdi de McKinsey'nin kuruluşuna ve faaliyetlerine göz atalım.

MC KİNSEY ile ilgili görsel sonucu

McKinsey Danışmanlık şirketini Şikago Üniversitesi profesörlerinden James O. McKinsey 1926 yılında kurdu. Şirketin kuruluştaki ana faaliyet alanı muhasebe ve yönetim (management) konularında şirketlere danışmanlık yapmak. İlerleyen yıllarda McKinsey faaliyet alanını genişletti. Günümüzde şirketlerin finanstan pazarlamaya kadar birçok farklı bölümlerini geliştirmeleri için danışmanlık hizmeti vermekte. Sitesinde her sektör için uzman kadrosuyla hizmet verdiğini vurguluyor.

Peki Türkiye neden McKinsey ile çalışıyor ve bu çalışmanın kapsamı ne olacak?

Bana göre, Cumhurbaşkanımızın ve Sayın Albayrak'ın ABD'de iş dünyası ile yaptıkları görüşmeler öncesinde bu karar alındı. ABD ile siyasi olarak aramızda gerilim bulunsa da hem Türkiye, hem de ABD birbirine muhtaç. Türkiye şu anda IMF dışında en önemli dış kaynağı Amerikan finans kurumlarından sağlayabilir. Unutmayalım, finansal sermaye (finans kapital) borç verirken anapara ve faizi sorunsuz şekilde tahsil edeceğinden emin olmak ister. Amerikan finans kurumları da, Türkiye'nin ekonomik durumunu yakından takip etmek istiyor. Bu nedenle, Türkiye'nin McKinsey'den danışmanlık hizmeti almasını talep etmesi normal.

Türkiye'nin, uluslararası finans kurumlarına güven vermek amacıyla, McKinsey gibi uluslararası alanda saygın danışmanlık şirketleriyle çalışması gerekiyor. Ayrıca, Türkiye McKinsey ile ilk defa çalışmıyor. 2001 krizi sonrasında sorunlu bankaların satışı, kamu bankalarının özelleştirme planlarının hazırlanması konularında şirketten danışmanlık hizmeti alınmıştı.

Sonuç olarak, elbette McKinsey'nin Türkiye ekonomisi hakkında dönemsel olarak hazırlayacağı raporların, uluslararası finans kurumlarının Türkiye'ye finansman sağlamaları üzerinde etkisi olacaktır. Ancak, McKinsey ile Düyun-u Umumiye'yi karşılaştırmak doğru değil. McKinsey'nin devlet adına vergi toplamak veya borçların ödenmesi gibi alanlarda yetkisi olmayacak. Bu konuda popülist söylemlerle kamuoyunu yanıltmanın yanlış olduğunu düşünüyorum.

DİKKAT: finekopol.blogspot.com’da yer alan bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti; aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler finansal durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Burada yer alan bilgiler, güvenilir olduğuna inanılan halka açık kaynaklardan elde edilmiş olup bu kaynaklardaki bilgilerin hata ve eksikliğinden ve ticari amaçlı işlemlerde kullanılmasından doğabilecek zararlardan finekopol.blogspot.com ve yöneticileri hiçbir şekilde sorumluluk kabul etmemektedir. Burada yer alan görüş ve düşüncelerin finekopol.blogspot.com ve yönetimi için hiçbir bağlayıcılığı yoktur.

KRİZ VE BANKACILIK SEKTÖRÜ


Perşembe günü Yeniçağ gazetesi yazarı Remzi Özdemir beni aradı: "Hocam, krizde dibe vurduk mu?
Çıkış başlayacak mı?"

bankalar birliği ile ilgili görsel sonucu





Maalesef kriz daha yeni etkisini göstermeye başladı. Nobel Ekonomi Ödülü alan Joseph E. Stiglitz'in deyimiyle Serbest Düşüş sürecindeyiz ve giderek artan bir ivmeyle aşağı doğru gidiyoruz.

Bankacılık sektörümüz elbette 2001'deki krizle karşılaştırıldığında çok daha iyi durumda. Ancak, bu krizden sektörün payına düşeni almaması da imkânsız. Bankacılık sektöründe de işler iyi gitmiyor.

Sektörde bazı olumlu gelişmeler de oluyor. Örneğin, Akbank geçtiğimiz perşembe günü sendikasyon kredisi aldı. 11 ülkeden 23 bankanın katıldığı sendikasyonda Akbank'a 367 gün vadeli 591 milyon euro ve 285 milyon dolar kredi verildi. Bir başka ifadeyle Akbank, dolar cinsinden toplam yaklaşık 980 milyon dolar sendikasyon kredisi aldı.

Elbette, gelişmekte olan ülkeler içinde en riskli ülkeler arasında ilk sıralarda olan Türkiye'de bir bankanın uluslararası piyasalardan yaklaşık 1 milyar dolar borçlanabilmesi bir başarı olarak yorumlanabilir. Ancak, burada kredi faizlerine de bakmamız gerekir.

Akbank aldığı sendikasyon kredilerine dolar için libor+%2,75; euro için ise euribor+%2,65 faiz ödeyecek. Banka Mart 2018'de aldığı sendikasyon kredilerini dolar için libor+%1,3; euro için ise euribor+%1,2 faizle almıştı. Görüldüğü üzere, dokuz ayda Akbank'ın sendikasyon kredilerinin faiz oranları hem dolarda hem de euroda iki kattan fazla artmış.

Bankaların aldıkları kredileri kullandıkları yerler de önemli. Elde ettikleri bu yabancı kaynakları reel sektöre kredi olarak verirlerse ekonominin durgunluktan çıkması için bir umut olabilir. Ancak, kriz dönemlerinde bankaların ihtiyatlı davranarak ellerindeki kaynakları borçlarını kapatmak için kullandıkları veya yüksek oranda borçları olmasa bile zor günler için tuttukları bilinen bir gerçek.

DİKKAT: finekopol.blogspot.com’da yer alan bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti; aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler finansal durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Burada yer alan bilgiler, güvenilir olduğuna inanılan halka açık kaynaklardan elde edilmiş olup bu kaynaklardaki bilgilerin hata ve eksikliğinden ve ticari amaçlı işlemlerde kullanılmasından doğabilecek zararlardan finekopol.blogspot.com ve yöneticileri hiçbir şekilde sorumluluk kabul etmemektedir. Burada yer alan görüş ve düşüncelerin finekopol.blogspot.com ve yönetimi için hiçbir bağlayıcılığı yoktur.



20 Eylül 2018 Perşembe

EKONOMİNİN RESESYONA GİRECEĞİNE KİMSENİN ŞÜPHESİ KALMADI

berat albayrak.jpg




Piyasaların ve tüm iş dünyasının merakla beklediği Orta Vadeli Program (OVP), Yeni Ekonomi Programı (YEP) adıyla Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından kamuoyuna açıklandı. Programın detaylarına geçmeden önce krizin hangi aşamasında olduğumuza bakalım.

Kapitalizm'de genel olarak ekonomide Genişleme-Kriz-Likidasyon-Resesyon (Durgunluk) dönemleri görülmektedir. Türkiye'de de Genişleme dönemi 2017 yılında sona erdi. Döviz kurlarındaki aşırı spekülasyon ise aslında 2017 yılından beri yaşanan krizin şiddetlenmesine yol açtı. Bugün ise giderek artan konkordatolar krizde bir sonraki aşamaya geçtiğimizi gösteriyor. Artık krizde likidasyon süreci başlamıştır ve iflasların artması sonucunda, verdiği kredileri tahsil edemeyen bankacılık sektörü de zor durumda kalacaktır. Ardından, ekonomide resesyona yani durgunluğa girilecektir. Nasıl bu kadar kesin konuşabildiğimi merak edenlere YEP'i incelerek cevap vereyim.



Yukarıdaki tablo programın temel ekonomik büyüklüklere ilişkin hedeflerini gösteriyor. Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) kalemini incelediğimizde, GSYH 2017 yılında 851 milyar dolar seviyesindeymiş. Program kusursuz uygulansa bile Türkiye'nin GSYH'sı ancak 2020 yılı sonunda bu rakama ulaşabilecek (858 milyar dolar). Yine, GSYH büyüme tahminlerine baktığımızda da programın yüksek büyüme hedeflemediği görülüyor. Yıllık nüfus artışı yüzde 1'in üzerinde olan Türkiye'nin mevcut ekonomik pozisyonunu koruyabilmesi için GSYH'da yıllık en az yüzde 4 dolayında büyüme olması gerekir. Oysa, programda ancak 2021 yılında yüzde 5 büyüme hedeflenmiştir. Buradan ekonominin en erken 2021 yılı sonunda resesyondan çıkabileceği sonucunu çıkarabiliriz.

Programdaki hedeflerin gerçekçi olduğu yönünde olumlu yorumlar var. Gerçekçi hedefler, ekonomide en az 2-3 yıl boyunca resesyon yaşanacağını da ne yazık ki bugünden ilan etmiştir. Ayrıca, YEP'te açıklanan istihdam artış hedeflerinin hangi kaynaklardan karşılanacağı net olarak belirtilmemiştir.

Gelir kaynakları içinde en önemli artışın turizm sektöründe gerçekleşmesi beklenmektedir (2018 yılında 29 milyar dolardan 2021 yılında 42 milyar dolara çıkması hedeflenmiştir; yani, 3 yılda yaklaşık yüzde 45 artış). Ancak, ihracattaki artış turizmdeki kadar olmayacak. İhracatta yıllık artışın 2018 yılında yüzde 8, 2019'da yüzde 7, 2020'de sadece yüzde 5, 2021'de ise yüzde 7 olması beklenmektedir. İthalatta da ortalama yıllık yüzde 4 dolayında artış olacağı tahmin edilmektedir. Kısacası, dış ticaret de önümüzdeki 3 yıl boyunca ekonomiyi krizden kurtaracak önemli bir gelir kaynağı olmayacaktır.

Sonuçta, program ekonominin düzelmesini sağlayacak somut öneriler ve uygulamalar içermemektedir. Ekonomideki sıcak paraya olan ihtiyaç daha da artacaktır. Sıcak paranın ülke dışına çıkmasını önlemek ve döviz kurlarındaki artışı frenlemek için faiz oranları yükseltilecektir ve ekonomi maalesef 1990'lardakine benzer yüksek faiz-enflasyon-iç ve dış borç artışı sarmalına girecektir.

DİKKAT: finekopol.blogspot.com’da yer alan bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti; aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler finansal durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Burada yer alan bilgiler, güvenilir olduğuna inanılan halka açık kaynaklardan elde edilmiş olup bu kaynaklardaki bilgilerin hata ve eksikliğinden ve ticari amaçlı işlemlerde kullanılmasından doğabilecek zararlardan finekopol.blogspot.com ve yöneticileri hiçbir şekilde sorumluluk kabul etmemektedir. Burada yer alan görüş ve düşüncelerin finekopol.blogspot.com ve yönetimi için hiçbir bağlayıcılığı yoktur.